Son haftalarda yaşadığımız okul saldırıları, tüm ülkeyi derin bir acıya ve sorgulamaya sevk etti. Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da yaşanan trajik olaylar, yalnızca güvenlik önlemleri tartışmasını değil, aynı zamanda toplumsal yapımızın temel taşlarından biri olan aileyi de mercek altına almamızı zorunlu kılıyor. Herkes sistemi, devleti, okulu ya da öğretmenleri suçlarken, asıl sorumlu aktör olan ebeveynlerin büyük ölçüde göz ardı edildiğini görüyoruz. Oysa sorun, kökleri evde başlayan bir iletişim krizidir.
Çocukların kişilik gelişiminin temeli, yedi yaşına kadar büyük oranda ailede atılır. İlk öğretmen annedir, babadır. Okul, ancak bu temelin üzerine akademik bir bina inşa eder. Ne var ki bugün birçok ebeveyn, bu temel sorumluluğu farkında olmadan dijital dadıcılığa devretmiş durumdadır. Çocuğu “oyalansın, sussun, rahat edelim” mantığıyla telefon, tablet ve internete teslim etmek, kısa vadede kolaylık sağlasa da uzun vadede telafisi zor bir tahribata yol açmaktadır. TÜİK’in 2024 verilerine göre 6-15 yaş grubundaki çocukların internet kullanım oranı %91,3’e, sosyal medya kullanımı ise %66,1’e ulaşmıştır. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın Dijital Bağımlılık ve Aile Çalıştayı raporu ise çocukların büyük bölümünün günde 3-5 saat ekran başında geçirdiğini ve bunun aile içi iletişimi %25 oranında azalttığını ortaya koymaktadır.
Bu dijital teslimiyet, çocuğun gerçeklik algısını, ahlaki pusulasını ve kimlik inşasını derinden etkilemektedir. Oyunlardaki sohbet gruplarından, YouTube kanallarından ve sosyal medya fenomenlerinden alınan modeller, öğretmeni “düşman”, okulu ise “cezaevi” gibi kodlamaya başlamıştır. Çocuk, evde anne-babasıyla yüz yüze iletişim kurma imkânını yitirince, sanal dünyanın repliklerini beynine kazımakta ve kimlik karmaşası yaşamaktadır. İşte bu noktada trajik bir çelişki ortaya çıkmaktadır: Kısa süre önce “okullarda polisin ne işi var” diyen aynı kesimler, bugün “neden polis yok” diye eylem yapmaktadır. Sorun, güvenlik duvarlarıyla çözülecek bir mesele olmanın ötesindedir; asıl mesele, evde başlayan değerler eğitiminin çöküşüdür.
Aile yapımızdaki hızlı dönüşüm de bu krizi derinleştirmektedir. Modern hayatın getirdiği kariyer yarışı ve yoğun iş temposuyla birlikte “anne kucağı” ve “aile sıcaklığı” yerini kreşlere, bakıcılara bırakmıştır. Ebeveynlerin işten yorgun dönerek sorumluluğu tamamen kurumlara havale etmesi, evdeki manevi boşluğa zemin hazırlamış; anne-babalar çocuğun ödevini bile kreşe havale ederek sorumluluktan kaçmıştır. Cebe para koyup okula göndermekle anne-baba olunmaz. Sevgi, saygı, merhamet, nezaket ve yüz yüze iletişim gibi temel insani değerler, ancak aile içinde yaşanarak öğrenilir. Karıncaya bile merhamet etmeyi, büyüklerine saygı göstermeyi, farklı düşüncelere tahammül etmeyi evde görmeyen bir çocuk, okula “asi” olarak gitmeye mahkûmdur.
Burada çuvaldızı önce kendimize batırmamız gerekiyor. Sistem yıllardır aynıdır; değişen, çocuklarını başıboş bırakan, onları dijital dünyanın kollarına teslim eden biz ebeveynleriz. Okuldaki öğretmeni güçsüzleştiren, hor gören de yine aynı iletişim kopukluğudur. “Bize bir harf öğretenin kırk yıl kölesi oluruz” anlayışını yitirdikçe, öğretmeni “düşman” gören bir nesil yetiştiriyoruz.
Bu acı olaylardan sonra umut verici bir gelişme de yaşanmaktadır. TBMM’de görüşülmekte olan ve 15 yaş altı çocukların sosyal medya erişimini kısıtlayan yasa teklifi, tam da bu noktada kritik bir adımdır. Dijital dünyanın hapishanesinden çocuklarımızı kurtarmak için bu koruyucu şemsiyeyi sonuna kadar desteklemeliyiz. Ancak yasa tek başına yetmez. Anne-babalar olarak kendi çatımız altında sevgi ve saygıyı yeniden inşa etmeli, çocuklarımızı spor, sanat, el becerileri ve zekâ oyunlarıyla donatmalı, onları dış dünyaya bilinçli bir şekilde hazırlamalıyız.
Sonuç olarak, çocuklar bizim geleceğimizdir. Okullardaki güvenlik sorunu, yalnızca polis ve kamera meselesi değildir. Bu, aile birliğinin, ebeveyn sorumluluğunun ve yüz yüze iletişimin yeniden tesis edilmesi meselesidir. Çuvaldızı önce kendimize batıralım. Çünkü sistem eleştirisi konforludur; asıl cesaret, aynadaki yansımamızla yüzleşmektir.
