Siyasetin özünde “temsil” ve “emanet” ilişkisi yatar. Tarihimizde belediye başkanı demek, “Şehr-i Emin” demektir; yani kendisine şehrin canı, malı ve onuru emanet edilen, güvenilirliği tescillenmiş kişi. Halk, emin olduğu ve güvendiği bu kişiye iradesini teslim ederek onu şehrin muhafızı kılar. Ancak güç, denetlenmediği ve sarsılmaz bir ahlaki zeminle tahkim edilmediği sürece, sahibini “kamu yararı”ndan uzaklaştırıp “kişisel tiranlık” alanına çeken devasa bir yerçekimine sahiptir. Günümüzde yerel yönetimler, sadece bir şehri imar etme alanı değil; aynı zamanda bir “karakter sınavı” sahasına dönüşmüş durumdadır. Unutulmamalıdır ki; makamın ağırlığı, kişinin karakterinden fazlaysa; orada hizmet değil, bir “kimlik ve imtiyaz” savaşı başlar. Kamu kaynaklarının bir yönetici tarafından “babadan kalma mülk” edasıyla kullanılması anlamına gelen patrimonyalizm, bugün modern belediyeciliğin en büyük yapısal tehdididir.
Akademik literatürde “etik sapma” olarak tanımlanan bu durum; yöneticinin, kendisine emanet edilen kamu yetkisini evrensel ahlak ilkelerinden kopararak kişisel veya zümresel bir çıkara dönüştürmesidir. Max Weber’in modern bürokrasi kuramında vurguladığı üzere, kamu yönetimi kişisel duygulardan ve ailevi bağlardan arındırılmış, rasyonel bir kurallar bütününe dayanmalıdır. Zira rasyonalitenin bittiği yerde, kişisel hırsların kurumsallaştığı bir ‘keyfiyet rejimi’ başlar. Ancak günümüzde bu rasyonel zemin, yerini sıklıkla nepotizme (liyakat yerine akrabalık bağlarını esas alan kayırmacılığa) bırakmaktadır. Kamu Görevlileri Etik Rehberi’nde de belirtildiği üzere; kamu hizmeti bir ayrıcalık değil, tarafsızlık ilkesiyle yürütülmesi gereken bir sorumluluktur. Eğer bir yönetimde meritokrasi devre dışı kalıyor ve yerini “tanıdık” önceliğine bırakıyorsa, orada sadece hukuk değil, toplumla yapılan o görünmez “güven sözleşmesi” de tek taraflı feshedilmiş sayılır.
Şehirde hizmet sadece altyapı, yol, köprü veya beton yığınlarıyla ölçülmez. Bir Şehr-i Emin, şehrin kültürel dokusunu ve ahlaki boyutunu milletimize yakışır bir asaletle sürdürmekle mükelleftir. Son dönemde tanık olduğumuz; yerel yönetimlerin magazin sayfalarına taşınan skandalları, lüks harcamaların gölgesinde kalan kamu vakarı ve liyakati hiçe sayan “aile şirketi” tipi kadrolaşmalar, basit birer yönetim hatası değildir. Bu durum, siyasal iletişimin değil; siyasal tükenmişliğin bir göstergesidir. Bir yöneticinin özel hayatındaki etik sınırların belirsizleşmesi, temsil ettiği kamu ciddiyetini “magazinel bir kumpas” seviyesine indirir. İsimler ve partiler değişse de değişmeyen bu “güç kibri”, halkın adalete olan inancını kökünden sarsmaktadır.
Siyasal iletişim, sadece kriz anında yapılan “yanlış anlaşıldım” açıklamalarından ibaret bir makyaj değildir; o, her gün yeniden üretilen bir güven inşasıdır. Bugün belediyelerde yaşanan etik aşınmalar, özellikle genç kuşaklarda “siyasi apati” dediğimiz derin bir duyarsızlığa yol açmaktadır. Bu güven bir kez kırıldığında, kentin sokaklarını en modern teknolojilerle donatsanız dahi, yapılan her icraat toplum nezdinde bir “göz boyama” olarak algılanma riskiyle karşı karşıyadır.
Sonuç olarak; belediyecilik, bir şehri betonla imar etmekten önce, o şehirde bir adaleti, şeffaflığı ve kadim ahlak ilkelerini tesis etme sanatıdır. Şehrin meydanlarını altınla kaplasanız dahi, eğer o meydanlarda liyakat, vakar ve ahlak yürümüyorsa, o şehir ruhunu ve meşruiyetini kaybetmiş demektir. Siyasetin tozlu raflarında pek çok isim silinip gitmiştir; zira makam geçici, eminlik sıfatı ve etik ise tarih önünde kalıcı olan tek sermayedir.
